Boyama Kitabı

Sizin için seçtiğimiz çizimleri boyayın eğlenin.

Okuma Testi

Ne kadar hızlı okuyabiliyorsunuz denemek için tıklayın.

Kim Kimdir?

EMİR SULTAN HAZRETLERİ

Osmanlıların kuruluş devrinde yaşıyan, tefsîr, hadîs, kelâm âlimi ve mutasavvıf. İsmi, Muhammed bin Ali el-Hüseyni el-Buhârî olup, lakabı Şemsüddîn’dir. 770 (m. 1368) senesinde Buhârâ’da doğdu. 833 (m. 1430) senesinde Bursa’da veba hastalığından vefât etmiştir. Türbesi, Bursa’da kendi ismiyle anılan câminin yanındadır. Türbesini ziyâret edenler, mübârek rûhundan feyz almaktadırlar. Seyyid olup, soyu Hazreti Hüseyn’e dayanır.

Çeşitli ilimlerde söz sahibi olan Emîr Sultan, dînin emirlerini yerine getiren nâdir insanlardandı. Âlim ve ilim menbâı olan ve Buhârâ’da yetişen Emîr Sultan, ilim öğrenmek için Mekke ve Medine’ye gitti. Hac vazîfesini yerine getirdikten sonra, niyeti Medine’ye yerleşmekti. Ancak orada gördüğü bir rü’yâ üzerine, fikrini değiştirdi ve Bursa’ya yerleşti.
Ona, Buhârâ’da doğduğu için Muhammed Buhârî, Seyyid olduğu için “Emîr Buhârî”, Yıldırım Bâyezîd Hân’ın dâmâdı olduktan sonra da “Emîr Sultan” denilmiştir.

EĞİTİM HAYATI
Bursa’da, Şemseddîn Fenârî’den ders aldı. Şemseddîn Fenârî ona şerefli el yazısı ile diploma yazarak verdi. Başta Sultan Yıldırım Bâyezîd Hân olmak üzere, Bursalıların sevgisini kazandı. Emîr Sultân’ı çok seven, Sultan Bâyezîd Hân, bu sevgisinin alâmeti olarak kızını onunla evlendirdi. Bu evlilikten çocukları dünyâya geldi. Sultan Yıldırım Bâyezîd Hân’a, Abbasî halîfesi tarafından “Sultân-ı İklîm-i Rûm” ünvanı verildiğinde, Pâdişâha Emîr Sultan kılıç kuşatmıştı. Devrinin en üstün velisi olan Emîr Sultan, “Kerâmetler Sultânı” diye de anılmıştır. Zamanındaki Osmanlı sultanları ona hürmet eder, bir sefere çıkacaklarında, huzûruna gelip mübârek duâsını alırlardı. Onun eliyle kılıç kuşanırlardı. Emîr Sultan, hayâtı boyunca, din ve vatan için yapılan gazâları teşvik etti. Talebelerine bu işlerin kudsiyetini devamlı anlatırdı. Vefâtından sonra da ma’nevî yardımlarının serhat boylarındaki gaziler tarafından görüldüğü devamlı anlatılagelmiştir.
Emîr Sultan çok gayret göstermesine rağmen, Timur-Yıldırım çarpışmasının önüne geçemedi. İki müslüman-Türk ordusunun birbirleri ile savaşmasını istemiyen Emîr Sultan, sonucun ne olacağını da çok iyi biliyordu. Ankara Savaşı’nın başlamasına çok az bir zaman varken, eşi Hundi Hâtun’un isteği üzerine, Allahü teâlânın izniyle bir ânda cepheye vardı. Orada Sultan Bâyezîd Hân ile görüşmesine rağmen, kararından dönmeye niyetli olmayan Pâdişâhı, savaştan vazgeçiremedi. Emîr Sultân’ın ikâz ettiği şekilde, savaş Yıldırım Bâyezîd’in aleyhine sonuçlandı.
Menkıbeleri: Emîr Sultan hazretlerinin kerâmetleri ve menkıbeleri pek çoktur. Ba’zıları şöyle anlatılır:
Emîr Sultan Buhârâ’da iken, muhterem pederleri ile birgün bir tenhâ yerde sohbet ediyor ve bir âyet-i kerîmenin tefsîri hakkında konuşuyorlardı. O sırada kalbi mahzûn, çok çocuk sahibi, borçlu, belâya mübtelâ olmuş bir kişi gelip, perişan hâlini; “Buhârâ’da bir bahçem vardı. Onun mahsûlü, her sene çoluk çocuğumun nafakasını karşılıyor ve ben de helâlinden geçiniyordum. Takdîr-i ilâhî, birgün bir fırtına esti. Bahçemde bulunan taze ağaçları ve yeni bitmiş sebzelerin çoğunu kuruttu. Bu durumda geçinmeğe gücüm olmadığı için, çoluk çocuğumu terk ettim. Ey Resûlullahın ( aleyhisselâm ) evlâdı! Allahü teâlânın zayıf ve biçâre kulu olan bana, inâyet gözüyle bak. Ayağına düştüm, bana yardımcı ol” diye anlattıktan sonra, yüzünü Emîr Sultân’ın babası Ali’nin ellerine sürdü. Emîr Sultân’ın mübârek pederi; cenâb-ı Hakkın eski varlığına yeniden kavuşturacağını söyliyerek, onu teselli etti. O ânda Emîr Sultan hazretleri, o ihtiyâra merhamet etmeyi ve şefkatli davranmayı aklından geçirdi. O gece Emîr Sultan, muhtaç ihtiyârın bahçesine gizlice varıp, gönülden Allahü teâlâya duâ ederek yalvardı ve; “Ey ni’metler veren ve rızkları taksim eden Allahım! Bu fakirin ağaçlarını ve diğer bitkilerini eski canlılığına kavuştur” deyip, mübârek ellerini yüzlerine sürdü. Daha sonra o fakirin bahçesinde bulunan ağaçlar yeşerdi ve ekili olan sebzeler canlandı. Sabah olunca, ihtiyârın kalbine, ilhâm-ı ilâhî geldi ve hemen bahçesine gitti. Bahçesine girdiği zaman, bahçesinde bulunan ağaçların çiçeklenmiş, taze yaprakları çıkmış ve sebzelerin de canlanmış olduğunu gördü, ihtiyâr adam bu durum karşısında hayrete düştü. Bahçenin bir köşesinden bostana baktı ve; “Ey rızkı veren ve mahlûkatı yaratan Allahım! Yalvarmam ve niyazım sanadır. Bana bu garip sırrı bildir. Yoksa bostanıma hazret-i Hızır mı geldi de, bahçemin ağaçları ölü iken hayat suyunu içip yeşerdi?” dedi. O esnada Emîr Sultan, bahçenin bir köşesinden göründü, İhtiyâr durumun hakîkatini anlayıp, hemen Emîr sultân’ın ellerine sarılmak istediğinde, o gözden kayboldu. Emîr Sultân’ın duâsı bereketiyle, bahçesinin ağaçları, diğer sebzeleri yeşerip, evvelki gibi meyveli olduğuna şükr etti. İhtiyâr, Allahü teâlânın kudretine hayran kalıp, hemen Buhârâ halkına gitti ve başından geçenleri onlara anlattı. Buhârâ halkı gelip bahçenin hâlini görünce, hayret ettiler. Bu kerâmet üzerine, hepsi gelip, Emîr Sultan hazretlerinin mübârek elini öpüp duâ talebinde bulundular.

PENÇ KALESİ
Penç kalesi, Süleymân Şah zamanında mücâhid gaziler tarafından alınmak istenir. Mezkûr kaleyi top ve tüfekle günlerce muhasara altında tutarlar. Bu sırada yirmiden fazla gâzî, orduya azık getirmek için, Penç kalesinin ilerisindeki Lince vilâyeti taraflarına giderlerken, yolda bol miktarda ganîmet ele geçirdiler. Bu ganîmetin verdiği sevinç içinde yollarına devam ederlerken, karşılarına yediyüz kadar düşman askeri çıktı. Gazilerin sayısı az olduğu için onlara teslim oldular. Düşman askerleri bunları alıp, Lince’ye yedi gün mesafe uzaklıkta ve deniz kenarında bulunan Papa Suntüres kalesine hapsettiler. Bu kalenin ta’mire ihtiyâcı vardı. Bu yüzden esîr müslümanları ta’mir için gündüz çalıştırırlar, gece hapsederlerdi. Bu esîrlerin içinde, Ahmed Zâza isminde bir zât vardı. Bu zât şöyle anlatır: Beni ve altı arkadaşımı bir papaza hizmet için verdiler. Papaz hergün bize; “Gelin bizim dînimize girin. Sizi evlendirelim. Elinize para verip, sizi rahat ettirelim” diye teklifte bulunurdu. Sonunda papaz bizi, hıristiyan yapamayacağını anlayınca, bizim yanımıza gelmez oldu. “Canın Cehenneme ey papaz!” diyerek, yedi yıl papaza hizmet ettik. Günlerden, düşmanlarımızın yortu dedikleri birgün idi. Hizmetinde bulunduğumuz rahip ile birkaç papaz aralarında konuşup, içki içtiler. Bir süre sonra sarhoş olup akılları başlarından gitti ve yere yıkılıp kaldılar. Ben, boğazımda ve ayağımda zincirlere bağlı halkalar olduğu hâlde hapishânede yatıyordum. Gece yarısı rü’yâmda; “Emîr Sultan geliyor” dediler. O ânda yeşil bir elbise giymiş nûrânî yüzlü bir zâtın bana doğru yöneldiğini gördüm. O zât yanıma geldi, elini boğazımdaki zincire uzatıp, boğazımdan çıkardı. Bana; “Ey mahpus! Şimdi kâfirlerden sen ve arkadaşların kurtuldu. Hemen vatanınıza gidiniz” dedi. Hemen uyandım. Boğazımdaki zincirin çıkmış olduğunu gördüm. Allahü teâlâya hamd edip, yanımda yatan arkadaşlarımı uyandırdım ve onların ayaklarındaki ve boynundaki zincirleri çıkardı. Onlara gördüğüm rü’yâyı anlattım ve; “İnşâallah, şimdi serbestsiniz, isterseniz bana tâbi olunuz” dedim. Onlar da; “Sana, itaat ettik ve uyduk” dediler. Onlara; “Gelin şimdi papazlar ne hâldedir onları görelim” dedim. Onlar da râzı oldular ve yukarıya çıktık. Papazlar kendilerinden geçmiş bir hâlde yatıyorlardı. Kılıçları duvarda asılı idi. Hemen arkadaşlarımla o kılıçları alıp, papazları öldürdük. Kale kapısına varınca, nöbetçiyi de öldürerek dışarıya çıktık. Kıyıda, gemiye bağlı bir sandal duruyordu. Sandalın içinde sarhoş birinin uyuduğunu gördük. Onu da öldürdük ve sandalla oradan uzaklaşmaya başladık. Allahü teâlâya şükrederek, yedi gün yedi gece kürek çekip bir kıyıya ulaştık. Sandalın içinde bir kap sirke ile altı tane ekmek vardı. Kıyıya varıncaya kadar onunla idâre ettik. Karaya çıktıktan sonra, topladığımız otları yemeğe başladık. Su bulamadığımız için, iki arkadaşımız susuzluktan öldü. Bir gölün kıyısına vardığımızda, su içmeyeli üç gün olmuştu. Gölden su içeriz zannettik, fakat gölün etrâfı yırtıcı hayvanlarla dolu idi. Korkumuzdan su içmeden yolumuza devam ettik. Halsiz, çaresiz bir hâlde, birbirimize dayanak olarak bir akarsuyun kıyısına vardık. Orada su içtik ve biraz istirahat ettik. Orada açlıktan bir arkadaşımızı kaybettik. Dört kişi kalmıştık. Yolumuza devam ettik. Ben, Emîr Sultan’ın yardımı ile bir yere ulaşıp kurtulacağımıza inanıyordum. Bir süre sonra Düzân kalesine vardık. Orada kimse bize, siz kaçakmısınız demedi ve bizi tutuklamaya kalkmadı. Görenler bize acıyarak, ekmek ve yiyecek verdiler. Kaleye varıp, kale komutanına hâlimizi bildirdik. O da bizi yedirip içirdikten sonra, Semendere iskelesine gönderdi. Herbirimiz oradan vatanlanmıza gittik. Çocuklarımızı sağ bulduk. Bir süre çocuklarımızla kaldıktan sonra, Emîr Sultan hazretlerinin kabrini ziyârete gitmek için bir yerde buluştuk ve Bursa’ya gittik. Orada Emîr Sultan’ın türbesini ziyâret ederek, nezrimizi yerine getirdik.”
Emîr Sultan Bursa’ya geldiği zaman, Keşiş dağında riyâzete çekilmiş ve insanların ihtiyâçlarını gidermekle tanınan siyah elbiseli hıristiyan dînine mensûp görünen bir rahip vardı. Yalnız başına Cebel kalesinde oturur, senenin son ayında Bursa’ya inerdi. Bir ay boyunca boş ve tenhâ bir köşede otururdu. Bu esnada, doğudan ve batıdan gelen ve muhtelif hastalıklara tutulmuş kimseler, onun duâsı ile şifâya kavuşacaklarına inanarak, ona müracaat ederlerdi. Meselâ gözleri kör olanlar, dilsiz olanlar, her türlü hastalık sahipleri ona giderlerdi. Rahip bir duâ okur, gözü kör olanların gözleri açılır, kötürüm olanlar ayakları üzere kalkardı. Bir ay Bursa’da kaldıktan sonra, tekrar dağdaki yerine çıkar ve devamlı ibâdetle meşgûl olurdu. Emîr sultan Bursa’ya gelince, rahibin bu hâlini duydu ve onunla konuşmak için yanına gitmek istedi. Birgün râhib odasında otururken, kapısını çaldı. Keşiş hemen kapıyı açtı ve; “Safa geldin, ey Emîr Buhârî” dedi. Emîr Sultan; “Sen benim Emîr olduğumu nereden bildin?” diye rahibe sordu. Râhib de; “Senin ceddîn Muhammed Mustafâ ( aleyhisselâm ), rü’yâmda senin buraya geleceğini ve adını bana bildirmişti” dedi. Emîr Sultan, rahibe; “Neden îmân etmiyorsun? Neden buradan çıkıp, müslümanların arasına karışmıyorsun?” dedi. Bunun üzerine râhib; “Ceddîn Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) önünde îmâna gelip, Kelime-i Şehâdeti getirdim” dedi. Emîr Sultan ile râhib bir süre sohbet ettikten sonra, birbirleriyle vedâlaşarak ayrıldılar.

SULTAN YILDIRIM BÂYEZÎD HÂN

Sultan Yıldırım Bâyezîd Hân, müslümanların ibâdet etmeleri için, Bursa’nın güzide bir yerinde câmi yaptırmak istedi. Bu durumdan vezirini de haberdar etti. Bugünki Ulu Câmi’nin yeri uygun görüldü ve arsa sahiplerine mülklerinin bedelleri verildi. Herkes gönül rızâsıyla arsalarını verdiler. Fakat câminin inşâ edileceği yerde ihtiyâr kadıncağızın bir evi vardı. Bu kadıncağız; “Ben evimi satmam” diye diretti. Ona; “Bize bu ev mutlaka lâzım” denildi ise de, hiçbir kimsenin sözünü dinlemedi. Sultan Yıldırım Bâyezîd Hân da o kadının yanına gidip, durumu anlattı ise de, kadını fikrinden döndüremedi. Sonra Sultan, dîvânı toplayarak bu husûsu görüştü. Dîvânda, Emîr Sultan hazretlerine durumun bildirilmesi ve ona göre hareket edilmesi kararına varıldı. Sultan Bâyezîd, Emîr Sultan’ın huzûruna giderek durumu anlattı ve; “Sizin hizmetinize muhtacız, yoksa câmi-i şerîf yapılamaz” dedi. O gece ihtiyâr kadın rü’yâsında, mahşer günündeki hâlini gördü. Herkes Muhammed Mustafâ’dan ( aleyhisselâm ) şefaat umup, Cennet tarafına gidiyorlardı, ihtiyâr kadın da onlar gibi Cennete gitmek istedi. Fakat yürümeye gücü olmadığı için, Arasat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun üzerine ihtiyâr kadın feryâd etmeye başlayınca, zebanîler ona; “Niye ağlıyorsun?” diye sordular, ihtiyâr kadın; “Müslüman taife Cennete gitti. Ben kaldım, onun için ağlarım” dedi. O sırada gâibden bir ses; “Eğer sen de Cennete gitmek istersen, Yıldırım Bâyezîd Hân’a evini sat, inat etme, yoksa muannidlerden (inatçılardan) olup, ehl-i nâr (Cehennemlik) olursun” dediği ânda, ihtiyâr kadın hemen uyandı. Uyandığı zaman, evinin bir nûr ile kaplanmış olduğunu gördü.

“Elhamdülillah ben de Cennet ehli oldum” diyerek sabaha kadar ibâdetle meşgûl oldu. Sonra gönül rızâsı ile evini satarak, câminin yapılmasına vesile oldu.

EMÎR SULTANIN HACCA GİDİŞİ
Emîr sultan, babasının vefâtından sonra, genç yaşta iken hac mevsiminde Mekke’ye, oradan da Medine’ye gitti. Niyeti, ceddi olan Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna kadar orada kalmak istiyordu. Medine’ye geldiği zaman, kalacak bir yer bulamadı. Seyyidler için ayrılmış bir oda olduğunu duydu ve oraya gitti. Orada bulunanlar, seyyid olduklarını ve odanın kendilerine tahsis edildiğini söyliyerek, Emîr Sultan’ı odaya almak istemediler. Emîr Sultan Onlara; “Ben de seyyidim” dedi. Onlar; “Senin seyyid olduğunu burada kim bilir? Seyyid olsaydın hâlinden belli olurdu” dediler. Emîr Sultan onlara; “Ben de burada, Allahın garîb bir kuluyum. Bizim yolumuzda gurûr ve kibir yoktur. Gelin beraber kâinatın efendisi Resûlullahın ( aleyhisselâm ) türbesine gidelim. Selâm verelim. Hangimizin selâmına cevap verirse, onun nesebinin sahih olduğu belli olsun” dedi. Bu teklif üzerine, onlar türbeye dahî gitmeden, yüzlerini Resûlullah efendimizin türbesine dönerek; “Esselâmü aleyke, yâ ceddî!” dediler. Fakat hiçbirine cevap “gelmedi. Emîr Sultan, ihlâs ve şevkle; “Esselâmü aleyke, yâ Ceddî!” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) mübârek sesiyle; “Ve aleyküm selâm, yâ veledi!” diye cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanlar, görünüşte fakîr ve hakîr Emîr Sultan karşısında büyük bir mahcubiyet duydular ve af dilediler.
Emîr Sultan hazretleri, Medîne-i münevvereye yerleşmek ve ömürlerinin sonuna kadar orada kalmak niyetinde iken, bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) ve Hazreti Ali’yi yanyana oturmuş hâlde gördü. O da gidip edeble yanlarına diz çöküp oturdu. Hazreti Ali ona; “Ey Oğlum! Sana cenâb-ı Hak tarafından ceddîn Muhammed’in ( aleyhisselâm ) sünnetini, takvâ yoluyla öğretmen için Rum iline gitmen işâret olundu. Senin önünde, ilerliyen nûrdan üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünden kaybolursa orada kalacaksın. Mezarın da orada olacak” dedi. Emîr Sultan uykudan uyanınca; “Demek ki takdîr-i ilâhî böyle” diyerek yola çıktı. Hazreti Ali’nin dediği gibi, üç kandil ona kılavuzluk etti. Bursa’ya geldiği zaman, önündeki nûrdan üç kandil, pınar başında üç servi civarında fakirler için tahsis edilmiş eski bir kilisenin yanında durdular. Böylece Emîr Sultan Bursa’ya yerleşti.
YILDIRIM BÂYEZÎD HÂN MACARLARLA SAVAŞIEmîr Sultan Bursa’ya geldiği zaman, Yıldırım Bâyezîd Hân Macarlarla savaşıyordu. Düşman kuvvetleri, Osmanlı ordusuna büyük zayiat verdiriyorlardı. Bu esnada bir genç, yaralıların yaralarını sarıyor, ba’zan da ellerini açıp duâ ediyordu. Kolundan yaralanan Yıldırım Bâyezîd, bu genç askerin gayretle ve mehâretle yaraları sardığını görünce, o gence karşı kalbinde bir yakınlık hâsıl oldu. Yanına kadar giderek; “Benim de kolumda yara var, yaramı sar” deyince, Emîr Sultan cebinden bir mendil çıkarıp; “Buyurun Pâdişâhım, sizin yaranızı da bu mendil ile sarayım” dedi. Sabah olunca, sarılan bütün yaraların iyi olduğunu, askerlerin ayağa kalktıklarını Yıldırım Bâyezîd Hân’a haber verdiler. Yıldırım Bâyezîd de merak edip kendi yarasını açarken, kolundaki mendilin, hanımının nişanlı iken kendisine hediye ettiği mendilin yarısı olduğunu gördü. Akşam yaraları saran askerin, yanına getirilmesini emretti. Fakat o kimseyi bulamadılar.

Yine Niğbolu Kalesi’nin fethinde günlerce kanlı çarpışmalar oldu. Kale bir türlü feth edilemedi. Hücumların en şiddetli ânında, bir genç, kale kapısını ardına kadar açtı. Yıldırım Bâyezîd ve askerleri kaleye girdiler. Kaledekiler, bu durum karşısında teslim olmak mecbûriyetinde kaldılar. Zaferden sonra bu genci aradılar, bir türlü bulamadılar. Yıldırım Bâyezîd Hân, Rumeli fethinden sonra Bursa’ya gelmeyip Edirne’de konakladı.

YILDIRIM BÂYEZÎD’İN KIZI VE EMİÎR SULTAN

Bu sırada Yıldırım Bâyezîd’in kerîmesi (kızı), rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) gördü. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) ona; “Oğlum Muhammed Buhârî ile evlen, sakın sözüme uymamazlık etme” buyurdu. Temiz rûhlu, edeb ve haya sahibi Hundi Fâtıma Sultan, rü’yâsını kimseye söyliyemedi. Ertesi gün yine Resûl-i Ekremi ( aleyhisselâm ) rü’yâda gördü. Server-i âlem, ona; “Eğer âhırette benden şefaat etmemi istiyorsan, Muhammed Buhârî ile evlen” buyurdu. Hâlbuki Hundi Fatıma Sultân’ın, Rumeli Beylerbeyi Süleymân Paşa ile evleneceği söylenmekte idi. Emîr Sultan, zâhiren fakir ve garîb bir kimse idi. Hundi Sultan, bu çaresizlikler içinde bunalıp, duâ etti. “Acaba Emîr Buhârî’nin bundan haberi var mı?” derdi. Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini düşünüyordu. Sonra kendisi gibi edeb ve haya sahibi hizmetçisine rü’yâsını anlattı ve durumu Emîr Sultân’a bildirmesini söyledi. Hizmetçisi gidip durumu Emîr Sultân’a anlatınca, o; “Bizim de malûmumuzdur. Nikâhımız, Allahü teâlâ tarafından kıyıldı. Dînimiz üzere burada da kıyılması gerekir. Durumu Hundi Fâtıma Sultân’a iletin” dedi. Bunun üzerine Emîr Sultan, dünürler gönderip sultânın kızını istedi. Fakat Vâlide Sultân kızını vermek istemeyip, işi zora sürerek, dünürlere; “Emîr Sultân’a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı ona veririm” dedi. Emîr Sultan hazretleri de; “Sultan vâlidemiz develeri göndersinler, isteklerini yerine getirelim, istediği altınları gönderelim” deyince, sarayı bir telâş aldı. Bu işe kimsenin aklı ermedi. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğini, şaşkınlıkla karşıladılar. Saraydan kırk deveyi Emîr Sultân’a götürdüler. Emîr Sultan, develerle birlikte Nilüfer çayının kenarına gitti. Develeri getirenlere; “Heybeleri doldurun, sizler de istediğiniz kadar alın. Aldığınız altın olsun” buyurdu. Kimisi şüphe ederek birşey almadı. Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular. Kırk deveden meydana gelen kervan saraya girince, Emîr Sultan; “Boşaltın, istediğiniz altın olsun” dedi. Heybeler boşaltılınca, hepsi altın oldu. Kimi kendisi için de almadığı, kimisi de yolda aldıklarını döktüğü için çok pişman oldu. Emîr Sultan ile Hundi Fâtıma Sultân’ın evlenmelerine karar verilince, Fâtıma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem ağası ile Emîr Sultân’a gönderdi. Emîr Sultan, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, talebeleri ile sohbet etmekte idi. Harem Ağası içeri girip; “Vâlide Sultân’dan” diyerek, bohçayı Emîr Sultân’a verdi. Bohçayı bir kenara bırakan Emîr Sultan, onların sıhhat ve afiyetleri için duâ etti. Sonra bohçayı açıp, içinden bir mendil aldı. Mendilin içine birkaç köz parçası koyup, mendili kapadı. Tebessüm ederek Harem Ağası’na; “Vâlide Sultân’a selâm söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin, zât-ı şahânelerine hediyesi ancak böyle köz parçaları olur. Kabûl etmelerini arz ederim” dedi. Harem Ağası, orada bulunanların şaşkın bakışları arasında oradan ayrıldı. Harem Ağası yolda giderken, mendilin yanıp yanmadığını merak etti; fakat mendilden duman dahî çıkmadığını gördü. Saraya kadar kendisini zor tuttu. Hediyeyi Vâlide Sultân’a teslim etti. Mendil sarayda olanların merakları arasında açıldı. Mendilin içinden ateş taneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı. Bu durumun, Emîr Sultan hazretlerinin kerâmeti olduğu anlaşıldı. Nikâh haberi Edirne’ye ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleymân Paşa’nın emrine vererek, Emîr Sultân’ın ve Hundi Hâtun’un başlarını getirmesi için Bursa’ya gönderdi. Süleymân Paşa Bursa’ya gelince, Vâlide Sultân’dan onları istedi. Vâlide Sultan vermeyince, kırk asker, Vâlide Sultân’ın sarayına saldırdılar. Vâlide Sultan, onların bu saldırısından korktu. Emîr Sultan onun bu hâlini görünce, ona; “Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin” dedi. Sonra Vâlide Sultân’a “Şu yayı alın ve oku gerin. Ben bakayım siz atın” dedi. Vâlide Sultan; “Ben ok atamam” deyince, Emîr Sultan; “Siz oku takın, o kendiliğinden gider” dedi. Bunun üzerine Vâlide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup, bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Onlar derhâl oradan kaçtılar. Vâlide Sultan; “Yâ Emîr Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?” diye sorunca, Emîr Sultan; “Eğer oku biz atmış olsaydık, hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helak olurdu. Onun için bu işi size yaptırdık” dedi.
Pâdişâhın, Emîr Sultân’ın ve kızı Hundî Sultân’ın öldürülmesi için Bursa’ya asker gönderdiğini duyan Molla Fenârî, Yıldırım Bâyezîd’e şu mektûbu yazdı:
“Mektûbuma, dâima kullarına acıyıcı olan Allahü teâlânın adıyla başlarım. İnsanların en âcizi olan ben, Türk ve İslâm memleketlerinin koruyucusu, Osmanoğullarının övündüğü ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslâm dîninin ve müslümanların yardımcısı olan, Pâdişâhımın ömrünün uzun olmasını ve evlâdının çoğalıp kıyâmete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyaz ederim.
Sultânımızın şunu bilmesi gerekir. Bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafâ’dan ( aleyhisselâm ) önce, Îsâ aleyhisselâm, kendine inananlardan üç kişiyi Hak dîne da’vet için bir beldeye göndermişti. Fakat oranın halkı, onları yalanlayıp öldürdüler. Bu cinâyeti işledikten sonra, sevinerek evlerine gittiler. Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarından râzı olmadı ve Cebrâil aleyhisselâma, o belde üzerinde yürekleri parçalayıcı, korkunç ve keskin bir sesle haykırmasını emretti. Cebrâil aleyhisselâm haykırınca, orada bulunanların hepsi bir anda öldü. Böyle büyük bir felâkete düşmemek için Allahü teâlâya sığınırız.
Şimdi bizim de Sultânımızdan bir ricamız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emîr Sultan, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zât gibi temiz kalbli, Peygamber neslinden bir kişi, zamanımıza kadar Anadolu’ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu da’vetçiler göndererek Buhârâ’dan Anadolu’ya getirmeye çalışsa idiniz, sizin için ebedî bir şeref olurdu. Böyle yapmadığınız hâlde, ma’nevî irâde üzerine yurdumuza gelen bu zât dolayısıyla Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) yakınlık kazanırsanız, sizin dünyâ ve âhıret saadetiniz artacaktır.
Şunu da bildireyim ki, bu dâmâdınız, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ); “Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının nebileri gibidir” buyurduğu kimselerdendir. Bizim böyle seyyidlerden gördüğümüz feyz eserlerini, Hazreti Muhammed’den sonra kimse göstermemiştir. Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur. Son ferman sultânımızındır.”
Aradan günler geçtikten sonra Bursa’ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultânı karşılayanlar arasında Emîr Sultan da vardı. Yıldırım Bâyezîd, onunla selâmlaşınca, harb meydanında yaralıların yaralarını ve kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı. Sultan, ona şifreli olarak; “O el çabukluğu ne idi?” diye sordu. Emîr Sultan “Allahın kuvvet ve yardımı, o bi’at edenlerin vefa ve sadâkatlerinin üzerindedir” (Feth-10) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Yıldırım Bâyezîd; “Ya o mendilin yarısı ne oldu?” diye sorunca, Emîr Sultan; “Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir. Bendeniz dâmâdınız Muhammed Şemseddîn” dedi. Yıldırım Bâyezîd Hân atından inerek onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamıyarak ikisi de ağladılar.
Balıkesir tarafından Alacapazar denilen bir yerde, Ali Fakî isminde meşhûr bir vâ’iz vardı. Senede bir kere Bursa’ya gelir. Emîr Sultan hazretlerini ziyâret eder, mübârek sözlerini işitir ve hayır duâlarını alıp, giderdi. Bu vâ’iz, kitapların birinde bulunan bir hadîs-i şerîfe i’timâd etmedi. Emîr Sultân’ın sohbetine gittiğinde, hiçbir şey sormadan, kafasındaki düşünce Emîr Sultan’a ma’lûm oldu. Emîr Sultan ona doğru bakarak; “O hadîs-i şerîf sahîhdir” buyurdu ve şöyle anlattı: “Birgün Kâ’be-i şerîfin yanında Mekkeli kâfirler toplanıp ceddim Muhammed aleyhisselâma: “Eğer sen hak peygamber isen, Hacer-ül-esved’e işâret et, taş ikiye ayrılıp içinden bir yiğit çıksın. Sarışın, gayet güzel konuşsun ve elbisesi güzel olsun. Sonra o yiğit senin risâletinin hak olduğuna şehâdet etsin. Biz ancak o zaman müslüman oluruz” dediler. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) de; “Bugün burada çoğunuz yok. Yarın hepiniz hazır bulunun. İnşâallah îmân etmenize sebeb olur” buyurdu. O gece Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Esselâmü aleyküm yâ Muhammed! Allahü teâlâ sana selâm ediyor ve buyurdu ki: “Benim Habîbim o mu’cize için üzülmesin. İzzetim, azametim ve celâlim hakkı için, istenen o şahsı, yetmiş sene evvel o taşın içinde yarattım ve terbiye edip, besledim. Şimdi duâ etsin, ben o kimseyi taşın içinden çıkaracağım” dedi. Ertesi gün Mekkeli müşrikler ve müslümanlar Kâ’be-i şerîf etrâfında toplandılar. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Hacer-ül-esved’e eliyle işâret etmesiyle, taş ikiye ayrıldı ve içinden gayet güzel, sarışın ve temiz elbiseli bir genç çıktı. Orada bulunanlardan ba’zıları bu hâli görünce îmânla şereflendiler. Bir kısmı sihirdir deyip küfür üzere olan hâllerine devam ettiler. Sonra ceddim Muhammed aleyhisselâm buyurdu ki: “Bu yiğidin üç gün ömrü vardır. Bu gece nikâh edip evlendirin. Ondan yüksek bir zürriyet kalsın,” Hemen genci evlendirdiler. O yiğit, aradan üç gün geçmesine rağmen ölmedi. On gün olup da ölmeyince, ba’zı Eshâb, Resûl-i ekremin huzûruna gelip; “Yâ Resûlallah! Siz yalan söylemezsiniz. Fakat o yiğit ölmedi” dediler. Resûl-i ekrem de ( aleyhisselâm ) onlara; “Ben o haberi, kardeşim Cebrâil aleyhisselâmın işâreti ile söyledim” buyurdu. O ânda Cebrâil aleyhisselâm geldi ve Allahü teâlâdan selâm getirerek; “Yâ Muhammed! O genç, nikâh gecesi arpa unundan üç tepsi ekmek hazırlatmıştı. Tam Besmele çekip yemeğe başlayacağı zaman, kapıya bir fakir gelip yiyecek birşeyler istedi. Onlar da ekmeklerin bir tepsisini o fakire verdiler. Fakir çok sevinerek evine gitti. O fakirin üç gündür birşey yememiş iki yolcu arkadaşı da vardı, içlerinden birisini de o gence, yiyecek birşeyler istemek için gönderdiler. O genç ona da bir tepsi ekmek verdi. Bunun üzerine diğeri de gidip, o gençten yiyecek birşeyler istedi. Ona da son kalan ekmeği verdiler. O gece açlığı tercih ettiler. Onun için Allahü teâlâ; “Birinci tepsi için on yıl ömür verdim, ikinci tepsi için yirmi yıl ömür verdim. Üçüncü tepsi ekmek için de otuz yıl ömür verdim” buyurdu” dedi.
Sultan İkinci Murâd Hân’ın otuzbin akçe değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. Birgün Sultan Murâd, Emîr Sultan’ın yanına gelerek; “Biz sizin için bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle yapalım. Atı getirecek birisini verin de atı size gönderelim” dedi. Bu arada Emîr Sultan’ın yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen bir zât vardı. Sultânın sözü üzerine; “Ah! Hocam bu hizmeti bana verse de, o atı ben alıp gelsem, atın tımar ve bakım işlerini yapsam” diye kalbinden geçirdi. Emîr Sultan hazretleri ona dönerek; “Ey Hacı Babam! Gidin o ata söyleyin ki: “Senin şimdiki sahibin, Allahü teâlânın emrine mu’ti olup, fermanına mahkûm olmuştur. Sen dahî sahibine tâbi olup, Allahü teâlânın emrine itaat edip, kötü huylardan vazgeçer misin?” Bakalım ne işâret eder?” dedi. O da hemen atın yanına gidip, hocası Emîr Sultan’ın dediklerini söyleyince, at üç defa başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen hocasının yanına gidip durumu arz etti. Bunun üzerine Emîr Sultan; “Hacı Baba, o, kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin” dedi. Hacı Baba da o atın yanına hiç korkmadan yaklaştı. Emîr Sultan hazretleri o ata binip, Cum’a günleri câmiye giderdi. Hacı Baba da, hergün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara bağlar, çarşıya giderdi. O at, yanına yaklaşmak isteyen ba’zı kimselere saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bid’at sahibleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i sünnet i’tikâdında olan biri geçse, ona başını eğip, sakin sakin dururdu. Bu hâli o kadar meşhûr olmuştu ki, çarşı halkı o atı görünce, bid’at sahiplerine yanına yaklaşmamaları için tenbîhte bulunurlardı.
Birgün sohbet esnasında bir zât, Emîr Sultan’a, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’râca çıkmasının cismânî mi, yoksa rûhanî mi olduğunu sordu. Emîr Sultan hazretleri buyurdu ki: “Ceddim Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ), mi’râca bedeniyle çıktı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu husûsta kimsenin şek ve şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm sûresinde bildirilmiştir. Resûl-i ekrem için cümle melâike ve bütün mahlûkat salevât getirirler. Böyle yüksek bir zâtın mi’racında, bedenen veya rûhen olmasında şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defa değil, dörtyüz kere mi’râc yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsîde; “Ey Habîbim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyuruyor. Bu hadîs-i kudsî, bunun doğru olduğunu gösterir.
Birgün Emîr Sultan talebelerine ders veriyordu. Dersde; “Şeytan onlara va’d eder, onları uzun emel ve kuruntulara düşürür. Şeytanın kendilerine va’d ettikleri, aldatmadan başka birşey değildir.” meâlindeki Nisa sûresi yüzyirminci âyet-i kerîmesinin tefsîrini şöyle yapıyordu: Bizim yolumuzda gaflete yer yoktur. Şeytanın aldatması kuvvetlidir. Avvâmı başka yoldan aldatır. Sâlihleri başka yoldan aldatır. Âlimleri başka yoldan aldatır. Nitekim işitmişsinizdir ki; Mûsâ aleyhisselâmın ümmetinden olan Bel’âm bin Bâûrâ, İsm-i a’zamı biliyordu. Onun her duâsı kabûl oluyordu. Bulunduğu Belka şehrinin vâlisi Belâk, Mûsâ aleyhisselâmın askerinin şehre girmemesi için duâ etmesini istedi. Ölüm ile tehdit etti. O da can korkusu ve halkın verdiği dünyâ malına aldanarak, Mûsâ aleyhisselâma karşı duâ etti. Mûsâ aleyhisselâmın askeri tarafından öldürüldü. A’râf sûresinde, soluyan köpeğe benzetildi. O sırada mecliste bulunanlardan bir zât, Emîr Sultan’a; “Sultanım, ba’zı âlimler şeytanın aldatmasından kurtulmamışlarsa, biz nasıl kurtuluruz?” dedi. Bunun üzerine Emîr Sultan şu kıssayı anlattı: “Birgün Hasen-i Basrî, bir yerde ibâdet ediyordu. O sırada şeytan elinde bir yularla oradan geçiyordu. Hasen-i Basrî onu yanına çağırdı ve; “Yâ mel’ûn, bu yularlar nedir?” diye sordu. Şeytan da; “Yâ Hasen! Bu yularları, halkın güçlü olanlarının başına vururum. Bunlar benim mahkûmum olur. Kendi başlarına hareket edemezler” dedi. Hasen-i Basrî; “Yâ mel’ûn! Bu yularlardan bize de var mıdır?” diye sorunca, şeytan; “Bu yularlardan sana yok” dedi.
Emîr Sultan hazretleri, devamlı olarak sazdan örülmüş hasır üzerinde otururdu. Mübârek dudakları devamlı hareket ederdi. Şu şiiri sık sık söylerdi:
Eğer gönlün benimle olursa,
Yemen’de olsan bile yanımdasın.
Eğer gönlün benimle değilse,
Yanımda olsan bile uzaktasın.
Dinle bak Hak ne hoş söyledi.
Zebur’unda Davud’a buyurdu.
Düşman ol önce nefs belâsına,
Ondan, bana uymakla kurtulasın.
Gel şimdi sen de düşman ol nefsine,
Zayi eyle onu her ne dilerse,
Eğer bu işte atarsan riyayı,
Kendine rehber kıl evliyâyı.
Eğer anlarsan budur sana ol,
Nefsinin şerrinden halâs ol,
Nefsinin muradından uzak dur.
Düşersen eğer şeytana uzak dur.
Şeyh-ül-İslâm, Emîr Sultan’dan icâzet (diploma) aldıktan sonra, Câmi-i Kebîr’de va’z verirdi. Birgün va’z vermek için yine kürsüye çıkmıştı. Emîr Sultan hazretleri bir talebesini, birşeyler almak için çarşıya göndermişti. Bu talebe, Şeyh-ül-İslâm’ın va’z vereceğini duyunca, kendi kendine; “Gidip va’zı dinliyeyim, Şeyh-ül-İslâm’ın hayır duâsını alayım” diye düşünerek Câmi-i Kebîr’e gitti. O ânda câmide zelzele olmaya başladı. Cemâatin bir kısmı dışarıya kaçtı. Fakat, dışarıda zelzele olmadığını gördüler. Bu durumdan haberi olan Şeyh-ül-İslâm, murâkabeye daldı. Sonra cemâate dönüp; “İçinizde Emîr Sultan’ın hizmeti ile emr olunan kim ise, çabuk câmiden dışarı çıksın. Yoksa bizi helak ettirecek” dedi. Talebe hemen dışarı çıktı. Câminin sallanması durdu. Bu talebe işini görüp dergâha gitti. Emîr Sultan’ın huzûruna girdi. Talebe selâm verdi. Emîr Sultan başını kaldırıp, sâdece talebeye baktı. Selâmına cevap vermedi. Talebe, hocasının heybetinden düşüp bayıldı. Ayılınca, Emîr Sultan ona; “Ey oğlum! Dünyevî ve uhrevî ihtiyâçlarınız karşılanmadı mı ki, başkalarından yardım beklersiniz. Bir kimse hocasından çeşit çeşit ni’metlere kavuşurken, gidib başkasından yardım istemesi, ona suâl sorması, ilim öğrenmesi, hem ayıp, hem gevşekliktir” buyurdu.