Boyama Kitabı

Sizin için seçtiğimiz çizimleri boyayın eğlenin.

Okuma Testi

Ne kadar hızlı okuyabiliyorsunuz denemek için tıklayın.

BENİ AYNÜKÂ VE UHUD GAZVESİ (625)

Resül-i Ekrem Efendimiz ile Medine-i Münevvere'nin Aliye denen nahiyesi civarında oturan Beni Kaynükâ Yahudileri antlaşma yapmışlardı. Sonra bir Müslümanı haksız yere öldürerek vermiş oldukları sözü bozdular. İslâmiyet'in gelişmesinden telaşa düşmüş idiler. Müslümanların aleyhinde gizlice fesada çalışıyorlardı. Şan sahibi Peygamber Efendimiz (sav) onların reislerini çağırarak;

"Ey Kaynükâoğulları, benim bir hakiki peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bana iman ediniz ki, Kureyş’in uğradığı felakete uğramayaşmız” dedi. Onlar da;

"Sen bizi Kureyş gibi savaşın ne demek olduğunu bilmez mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine İslâm ordusu hicretin ikinci senesi onların pek kuvvetlendirilmiş olan kalelerini on beş gün kuşattı. Teslime mecbur oldular ve aldıkları bir müsaadeye dayanarak, yedi yüz nefer oldukları halde çıkıp Şam tarafına sürgüne gittiler. Kendilerinden alınan ganimet mallarının beşte biri ilk defa olarak beytü’l- mal (devlet hâzinesi) namına alınıp, geri kalanı gaziler arasında taksim edilmiştir. Müslimler toplanmışlar, üç bin erden meydana gelen bir ordu ile Medine-i Münevvere'ye yakın bulunan Uhud dağının civarına kadar gelip yerleşmişlerdir. Bedir gazvesinin acısını çıkarmak istemişlerdi. Yanlarında on beş kadar da kadın vardı.

Şanı yüce Peygamber Efendimiz (sav) bu sırada bir rüya görmüştü. Bu rüyasında bir sığırın boğazlandığını, Zülfikar adındaki kılıcının ucu kırılıp bir gedik açıldığı ve arkasına sağlam bir zırh giyip mübarek elini o zırhın yakasına sokmuş olduğunu gördü. Ve bu rüyayı tabir ederek boğazlanan sığır ashabtan bazılarının şehit olacaklarına, kılıcındaki gedik ise, ehl-i beytinden birinin şehit olacağına,sağlam zırh da Medine'ye işarettir, dedi ve buna binaen Medine’den çıkmayalım, düşman hücum ederse savunma vaziyeti alalım, diye tavsiye buyurdu.

Olanlar şudur; Medine-i Münevvere’nin her tarafı binalar ve duvarlarla çevrilmiş bir kale halinde bulunduğundan, bu yolda hareket pek uygun olacaktı. Fakat Bedir gazvesinde bulunmamış olan gençler bu defa düşmanla çarpışarak cihad şerefine ulaşmak istediler. Hakk'ın aslanı olan Hazreti Hamza (ra) da Medine-i Münevvere'de kapanıp kalmaya tahammül edemiyordu. Bunun üzerine peygamberlerin efendisi (salat ve selâmların en mükemmeli ona olsun) Pâk Medine-i Münevvere'nin dışına çıkmaya karar verdi ve birbiri üzerine iki zırh giydi ve kılıcını kuşandı. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in tavsiyesinin tersine görüş bildirenler pişman olup; Ey Allah'ın Resülü, biz senin emrine uyuyoruz. Nasıl uygun görürsen, öyle yapalım” dediler. Fakat yüce Efendimiz;
“Silahlarını kuşandıktan sonra savaş yapmadan geri dönmek bir peygambere yakışmaz” buyurdu. Ve bin erden meydana gelen bir kuvvetle şehir dışına çıktı. Münafıkların reisi olan Übeyy bin Selül'ün oğlu
Abdullah;
“Allah Resulü gençlerin sözlerine uydu, şehirden dışarı çıktı" diyerek, başlarında bulunduğu üç yüz münafıkla geri döndü. Böylece İslâm ordusundaki kuvvetin miktarı yedi yüze indi. Nihayet iki ordu karşılaşmıştı. Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashab-ı Kiram'dan Zübeyroğlu Abdullah'ı elli kadar okçu ile bir derenin ağzını tutmakla görevlendirdi.

“Buradan düşmanın hücumu beklenir. Sakın benden emir almadıkça, buradan ayrılmayınız" diye kesin emir verdi.
Savaş neticesinde düşman ordusu fena halde bozularak dağılmaya başlamıştı. Abdullah’ın emrindeki erler düşmanın tamamen bozulmuş olduğunu sanarak arka-larına düşmek, ganimet malı almak istediler.
Âmirlerinin emrini dinlemeyerek dağıldılar. Düşman bunu görünce o dereden İslâm ordusunun sol tarafına saldırdı. İslâm ordusunda ansızın bir yenilgi yüz gösterdi. Bu esnada Hazreti Hamza (ra) ile daha birçokseçkin sahabî şehit düşmüştü.

Alemin kendisiyle övündüğü Efendimiz harp meydanında yalnız kalmıştı. Yanlarında birkaç zât bulunuyordu. Mübarek dudağı yarılmış, bir mübarek dişi kırılmış, zırhının iki halkası kırılıp güllerden daha latif olan nezih vücuduna saplanmıştı. Hatta bir aralık Peygamber Efendimiz (sav)'in şehit olduğuna dair bir söylenti de çıktı. Bu esnada Resûl-i Ekrem Efendimiz’in üzerine saldıran düşman kollarını Hazreti Ali (ra) geri dönmeye mecbur ediyordu. Saad bin Ebî Vakkâs (ra) da düşmana ok atıp duruyordu. Ümmü Ümare denilen Nesibe (ra) adındaki bir kadın da vücudu kanlar içinde kaldığı halde savaşa devam ediyordu. Peygamber Efendimiz (sav)'i düşmanlara karşı savunmaya çalışıyordu.

Alemin kendisiyle övündüğü Efendimiz'in şehit edildiğine dair olan haberden dolayı Ashab-ı Kiram büsbütün perişan olmuş, her biri kendi başının derdine düş-müş, merkezlerini kaybetmiş yıldızlar gibi hareketlerini şaşırarak dağılmışlardı. Halbuki Resûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri Hak Teâlâ Hazretleri’nin korumasında olarak savaş meydanından ayağı sabit bulunuyordu. Bu durumu ilk defa seçilmiş sahabelerden Kâb bin Mâlik (ra) Hazretleri gördü işte Allah’ın Resulü (sav) sağ ve selâmet" diye seslendi. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram tekrar toplanmaya başladılar. Düşmanların hücumlarını kırdılar. Düşmanlar daha fazla savaşa cesaret edemeyip, yurtlarına döndüler. Yirmi iki kadar ölüleri vardı. Müslümanların şehitleri ise, yetmiş iki kadardı. Bu mübarek şehitler ikişer, üçer defnedildi . (Allah onların hepsinden razı olsun).

Müslümanlar Uhud gazvesinde bir hikmetten dolayı yenemeyip Medine-i Münevvere’ye mahzun bir halde dönmüşlerdi. Fakat bu savaşkendileri için bir uyanma dersi oldu. Çünkü içlerinden bir takımı Resûl-i EkremEfendimiz Hazretleri'nin arzusunun tersine olarak şehir dışına çıkmak istemişti. Bir takımı da korumakla görevli oldukları yeri bırakıp ganimet peşine düşmüşlerdi. Sonra harbin neticesi, Peygamber Efendimiz (sav)'e muhalefetin, vazifeye dikkat etmemenin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu gösterdi. Gelecekteki Müslümanlar için de bir ibret levhası, bir uyanış dersi oluşturdu. Bir de bu savaş neticesinde hakiki Müslümanlar seçildi, münafık olanlar anlaşıldı.